|
GÜMRÜK TERİMİ
"Lehçe-i Osmaniye"
adlı kitapta "Gümrük" kelimesi, Rumca'dan alınmış ve emtiaya ilişkin
rüsumun idare mahallinin ismidir diye tanımlanmış ise de, "Gümrük"
kelimesinin Rumca'dan alınma olmayıp, Latince'de ticaret manasına gelen
"Commercium" kelimesinden alınmış olduğu anlaşılmaktadır. Zira, gümrük
resminin ticaret eşyasından alınan bir vergi olduğu gözönüne
alındığında, kelimenin manaya uygunluğu ortaya çıktığından, bu
adlandırmanın esasen daha uygun bulunduğu açıktır. Fransızlar "Gümrük"e
"Douane" derler. İtalyanca "Dogana" kelimesinden alınmıştır ki, Venedik
ve Cenova Cumhuriyetinin Birinci Hakimi'nin ünvanı olan "Doge" adına,
hazineye gelir temin etmek için, Venedik'te uygulamaya konulan verginin
ismi olmuştur. Venedikliler Ortaçağ'da ticarette büyük gelişme
kaydettikleri zaman, bu rüsum uygulamaya konulmuş ve giderekten "Gümrük"
kelimesi, hem idarenin ismi (ism-i mekan) ve hem de verginin ismi (ism-i
fiil) olarak kullanılmaya başlanılmıştır.
Zamanının ünlü yazarlarından Veyh'in sözlerine göre "Douane" kelimesi,
gerek Farisi ve gerekse Arabi "Divan" kelimesinin aynısı olup,
Ortaçağ'da Arap gümrüklerine gelen ticari emtiaya ilişkin rüsumun
alınmasına memur edilen görevlilerin tamamı anlamına gelen ve "Divan"
şeklinde adlandırılan bu ibarenin, o zamanki Latince'ye "Dogan"a
şeklinde geçtiği ve oradan da Fransızca'ya "Douane" şeklinde geçerek,
dillere yerleşmiş bulunduğu anlaşılmaktadır. ( Süleyman Sudi/Mehmet Ali
Ünal (Osmanlı Vergi Düzeni/Defter-i Muktesid))
OSMANLI
İMPARATORLUĞU ÖNCESİ DÖNEMİ
Bazı yabancı
tarihçiler, Türklerin ilk dönemlerde göçebe halinde yaşamış olmalarına
rağmen, tarihlerinin başlangıcından beri teşkilatlı bir vergi
sistemlerinin bulunduğunu belirtmektedirler. Şüphesiz bu teşkilatlı
vergi sistemi içinde gümrükler ile gümrük vergileri de vardır.
Türklerin, Osmanlılardan ve hatta İslamiyet'ten önce de, diğer ülkelerle
ticari ilişkiler içinde olduklarına ve bu ilişkiler sonucu gümrük
uygulamalarının ve gümrük kurumlarının bulunduğuna dair, sınırlı da
olsa, bazı bilgiler mevcuttur.
İslamiyet'ten önce gümrüklerimizle ilgili olarak elde, ancak genel
nitelikte bilgiler bulunmaktadır. Dönemin gümrük tekniği ve gümrük
işlemleri ile ilgili yeterli bilgi yoktur.
İslamiyetten sonra Selçuklular dönemi de gümrüklerimiz açısından ayrı
özellikler taşımaktadır. Nitekim, Selçuklular'da ve daha sonra Anadolu
Beylikleri ile İlhanlılar döneminde gümrüklerde, İslam gümrük
kurallarından çok, örf kurallarının ve özellikle diğer ülkelerle yapılan
ticaret anlaşmalarının uygulandığı anlaşılmaktadır. Selçuklular dönemi
ayrıca, Türklerin Bizans'la doğrudan ilişkide bulundukları bir dönemdir.
Selçuklular döneminde Türkler aynı zamanda diğer islam ülkeleri ile de
yakın ve devamlı ilişkiler içinde idiler.
Bu ilişkiler sonucu Selçuklular dönemi, Türklerin Karahanlılar,
Gazneliler, ve Samanoğulları gelenekleri ile Sasani ve İslam
geleneklerinden etkilenerek, devlet kurumlarını düzenledikleri, daha
sonra da diğer milletleri çeşitli açılardan etkiledikleri ve İslam
ülkelerinde Türk örf ve geleneklerinin yayıldığı bir dönemdir.
Şüphesiz, bütün bu gelişmeler dolayısıyla Selçuklular dönemi, aynı
zamanda gümrüklerimiz açısından da, bazı karşılıklı iktibasların
yapıldığı bir dönem olmuştur.
Tarihçiler, Büyük Hun Devleti'nin (M.Ö. 161-126) belirli vergi
sistemleri ile ticari ilişkilerinin ve gümrüklerinin olduğunu,
Göktürkler'de (552-744) gümrük vergisi uygulaması ile gümrük memuru
bulunduğunu, Uygurlar'ın (744-1353) gümrük kurumlarının olduğunu, Saman
Oğulları'nda gümrük vergisinin eşyanın kıymeti üzerinden değil, yük
üzerinden alındığını, muntazam bir gümrük teşkilatlarının bulunduğunu,
gümrük müfettişliği müessesesinin olduğunu, Karahanlılar'ın da, Saman
Oğullarının gümrük teşkilatlarını aynen devam ettirdiklerini,
Gazneliler'de gümrük terimlerinin bulunduğunu ve Anadolu Beylikleri'nde
de gümrükler ile gümrük vergisi olduğunu kaydetmektedirler.
OSMANLI
İMPARATORLUĞU DÖNEMİ
TANZİMAT ÖNCESİ
DÖNEM
TANZİMAT DÖNEMİ
Bazı yabancı
tarihçiler, Osmanlı İmparatorluğu'nda birçok idari ve mali kurumların,
İstanbul'un fethinden sonra toplu bir şekilde Bizans'tan alındığını
yazmaktadırlar. Bazı tarihçiler de, gümrüklerimizin İstanbul'un
fethinden sonra kurulup düzenlendiğini belirtirler.
Ancak, gümrüklerimizin İstanbul'un fethinden sonra kurulup düzenlendiği
ve bu düzenlemelerin de, Bizans gümrük sisitemi esas alınarak yapıldığı
yolundaki görüşler, mevcut bilgilerle çelişmektedirler.
İstanbul'un fethinden sonra gümrüklerimizle ilgili yapılmış olan
düzenlemeler, Fatih Kanunnamesi'nin başlangıcında yer alan Hatt-ı
Hümayun'da belirtildiği şekilde, ötedenberi yazılı ya da gelenek
şeklinde uygulanmakta olan diğer kurallarla birlikte, gümrük
kurallarının da bir araya getirilmesi, derlenmesi ve bir sıra halinde
tasnif edilmesidir.
Osmanlı İmparatorluğu'nda gümrüklerimiz ve gümrük vergisi konusu
tanzimat öncesi dönem, tanzimat dönemi ve ikinci meşrutiyet dönemi
olarak üç ayrı bölüm halinde ele alınmaktadır.
A-TANZİMAT
ÖNCESİ DÖNEM :
Osmanlılarda
"Gümrük" kelimesi maliye dilinde yer (mekan) anlamına kullanılmıştır.
"Gümrük" kelimesi hem anlamı ve hem de konusu itibariyle, Osmanlı mamul
ve mahsullerinin yabancı memleketlere ve yabancı memleket mamul ve
mahsullerinin de Osmanlı Devleti'ne ithal veya ihraç edilmesi sırasında,
ithal veya ihraç eşyasının çıkarıldığı, getirildiği daire anlamında
kullanıldığı gibi, genel kullanımda bu kelime, bu daireye çıkarılan her
türlü eşya üzerinden alınan resim anlamına da gelmektedir.
Bu tarife göre, gümrük resmi esasen Osmanlı Devleti'nden yabancı
ülkelere veya yabancı ülkelerden Osmanlı Devleti'ne ithal veya ihraç
olunan eşya üzerinden alınan bir çeşit ticaret vergisi ise de, ülke
toprakları içinde bir iskeleden diğer bir iskeleye denizden, bir şehir
veya kasabaya karadan nakledilen veya çıkarılan eşyadan da, muhtelif
isimler altında asırlarca gümrük resmi alınmış, daha sonra bunlardan bir
kısmı zaman içinde kaldırılmıştır.
Diğer taraftan, Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Bey zamanında, bazı
geçiş yerlerinde "Meks" adı altında "Baç" biçiminde bir tür vergi
alınırdı. Ancak, halk Meks'in şeriata uygun olmadığını düşündüğünden, "Mekkas"
diye adlandırılan gümrük memurluğu mesleğine karşı o dönemlerde fazla
ilgi göstermez ve bu görevi almaktan kaçınırlardı.
Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşundan daha sonraki yıllarda "Üşur" ve "Bac"
adı altında tahsil edilen vergiler vardı.
Tarihçiler, "Üşur" adı ile gümrük resminin konulma esasının ve tarh
sebeblerinin şer'i olduğunu, sonraları buna bir takım usul ve kaideler
de zam ve ilave edilerek gümrük resminin çeşitli değişikliklere
uğradığını, "Üşur"un tahsilinin meşru olduğunu, ancak, zorla alınan bir
vergi demek olan "Bac" resminin tahsilinin şer'i olmayıp, örf ve adede
dayandığını, "Bac" resmi tamamen ayrı bir şey iken, bazı mahallerin
maliyesinin ikisini de birleştirerek, uzun zamanlar öylece tahsil
ettklerini, yani geçirilen bir maldan hem gümrük ve hem de çeşit çeşit
adlarla "Bac" resmi alındığını belirtmektedirler.
Osmanlı İmparatorluğu'nda tanzimat öncesi döneme rastlayan tarihlerde
tahsil edilen resimlere "Ezmine-i Atika Gümrükleri" denilirdi. Bunlar
tahsilleri zaman içinde çeşitli kanun ve nizamlarla kararlaştırılmış
olan ve yabancı devletlerle hiçbir anlaşmaya bağlı bulunmayan
rüsumattır.
O dönemlerde, sözüedilen bu gümrük vergilerinden; eşyanın geldiği ülke,
gideceği yer ve yerli veya yabancı olup olmadığı gözetilmeksizin, gerek
karadan ve gerekse denizden getirilen veya nakledilen, her türlü mal ve
ticari eşyadan alınan gümrük resmine "Amediyye", eğer bu mal ve eşya
evvelce dahil olduğu mahalde sarf ve istihlak olunmayarak diğer mahalle
nakledilirse, ondan alınan gümrük resmine "Reftiyye" , eğer eşya dahil
olduğu mahalde sarf ve istihlak olunacak olduğu takdirde, ondan alınan
gümrük resmine "Masdariyye" ve yabancı memleketten gelip, dahilde sarf
olunmayarak, bir başka yabancı memlekete sevkedilen eşyadan alınan resme
de "Müruriyye" deniliyordu.
"Masdariyye" resmi, şimdiki mevzuat gözönüne alındığında bir nevi
tüketim vergisi anlamına gelmektedir ki, sonraları gümrük işlemlerinden
kaldırılmış ve o tarihlerde sadece İstanbul Balıkhanesi'ne mahsus
kalmıştır.
Öte yandan, bu dört çeşit verginin konulması aynı anda olmamış, belki
asırlar boyu elde edlen tecrübeler, yabancı devletlerle yapılan
anlaşmalar ve beliren ihtiyaçlar nedeniyle zaman içinde muhtelif
nizamname ve talimatlarla uygulanmaya başlamıştır.
Gümrük Resmi genelde kıymet esasına göre tesbit edilirdi. Ancak, bu
sistem tüccarla gümrükçüler arasında malın gerçek değerinin tayini
hususunda devamlı tartışmalara sebeb olduğundan, 18 inci yüzyıldan
itibaren gümrük resimleri, belli tarihteki mal fiyatlarına göre tesbit
edilen spesifik tarifeler üzerinden alınmaya başlandı.
Öte yandan, daha sonra yapılan ticaret anlaşmaları nedeniyle, tanzimat
döneminde göreceğimiz Rüsumat Emaneti tarafından, bu "Amediyye", "Reftiyye"
ve "Masdariye" tabirleri tamamen ortadan kaldırılmış ise de, bu tabirler
eski gümrükçülerin dillerinde daha sonraları da kulanılmışlardır.
Bu tabirlerin yerine, yabancı memleket mahsul ve mallarından dahilde
sarf olunmak üzere Osmanlı İmparatorluğuna gelen mal ve eşyadan alınan
gümrük resmine "İdhalat Resmi", yerli mahsul ve mallardan yabancı
memleketlere ihraç olunan mal ve eşyadan alınan gümrük resmine "İhracat
Resmi" ve yabancı memleketlerden gelip, dahilde sarf olunmayarak diğer
bir yabancı memlekete geçirilen mal ve eşyadan alınan resme de "Müruriyye"
denilmeye başlanılmıştır.
Osmanlılar, "gümrük resmi"ni, uygulama ve etkisi yönünden bakılacak
olunduğunda devlet gelirleri içinde en zoru, tahsil edilmesi açısından
bakılacak olunduğunda da, en çabuk elde edileni olarak görmüşlerdir ki,
doğrusu da budur.
Yabancı devletlerle ticaret anlaşmaları yapılıncaya ve gümrük tarifeleri
konuluncaya kadar, Osmanlı Devleti'nde gümrük gelirleri, hazine defter
gelirleri içinde önemli bir yer tutamadığı gibi, her yerde dahi eşit
gümrük resmi uygulaması mevzu bahis olamamıştır
Diğer taraftan, Osmanlılar'da gerek mevki itibariyle konumu ve gerekse
eşya cinsi gözönüne alınarak, gümrüklere de farklı isimler verilir,
bunlardan deniz kıyısında bulunanlara "Sahil Gümrükleri", sınır boyunda
kurulu olanlara "Hudud Gümrükleri" ve orta yerde bulunanlarına da "Kara
Gümrükleri" adı veriliyordu.
Kara gümrükleri genelde iç ticaret mallarına yönelik iken, sahil
gümrükleri hem iç hem dış ticaret malları için sözkonusu oluyordu.
Gerçekten İstanbul, İzmir, Antalya, Selanik, Beyrut, Trabzon, Kefe gibi
merkezler sadece dış ticaret değil, deniz taşımacılığının daha ucuz ve
bazı hallerde daha kolay oluşu nedeniyle, iç ticaret için de önemli
liman ve gümrük merkezleriydi. Bunların yanında daha az işlek olan
ikinci derecedeki limanlarda da gümrükler bulunuyordu. Kara yoluyla
yapılan ticarette gümrük resmi alınması kara gümrüklerinin kurulmasını
gerektirmişti. Bursa, Erzurum, Tokat, Diyarbakır, Bağdat, Şam, Halep,
Edirne ve Belgrad gibi büyük şehirlerden başka, daha küçük yerlerde de
kara gümrükleri vardı.
Küçük gümrükler genellikle yakınındaki büyük gümrüklere bağlanır ve bir
ferman gönderilmesi, yahut iltizama verilmesi gibi durumlarda yalnız
büyük gümrük adı yazılır, diğerleri için ise, "ve tevabi' gümrükleri"
(ve bağlı gümrükleri) denilmekle yetinilirdi. 1801 yılında Osmanlı
Gümrüklerinin sayısı 100' ün üzerindeydi.
Osmanlı İmparatorluğu'nda, kara gümrükleri kurulması gerekliliği doğunca
ve bazılarının da bağlı bulundukları mahallere nakli sözkonusu olunca,
büyük kazalarda ihracat gümrükleri ile ithalat gümrükleri birbirinden
ayrılmış, bazı büyük iskelelerde de eşya bazında birbirinden ayrı gümrük
idareleri kurulmuştur. Örneğin, emtia gümrükleri ile zahire denilen kuru
gıda gümrükleri birbirinden ayrı idare edilirken, kuru meyva ile yaş
meyva gümrükleri de farklılaştırılmış ve hatta, giriş gümrük kapısı ve
mahreç ülke itibariyle de farklı gümrük idareleri tefrik olunmuştu.
Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk dönemlerinde, diğer vergiler gibi gümrük
vergileri de, mali yapı içinde hazineye bağlı olarak "İltizam" ve
"Emanet" şeklinde adlandırılan iki ayrı usule göre toplanıyordu.
Gümrükler de, madenler, darphaneler ve dalyanlar gibi birer kiralama
konusu idi. Bu tür kiralamaya konu olan gelir getirici yerlere "Mukataa"
deniliyordu. Bütün mukataalar gibi gümrükler de zaman içinde iltizam ve
emanet usulü ile idare edilmişlerdir.
Vergilerin devlet memurları vasıtasıyla toplanması anlamına gelen emanet
usulü ile idarede "Emin", Devlet tarafından tayin edilen bir memur
statüsündeydi. Toplanan gümrük vergileri Gümrük Eminleri ve memurlar
vasıtasıyla hazine hesabına alınıyordu. Buna göre, gümrükte çalışanların
maaş ve aylıkları, kira, kırtasiye, temizlik ve yakacak masrafları,
gümrüğüne göre ödenmesi planlanan tophane, baruthane, kale neferleri
ulufeleri gibi harcamalar çıktıktan sonra, artan para merkeze
yollanıyordu.
Bir gümrüğün iltizama verilmeden önce hasılatının tam olarak
bilinmemesi, iltizama çıkarıldığında istenilen rakamı bulamaması, yahut
arızi bazı sebeblerden dolayı bir gümrüğün gelirinin azalması gibi
hallerde, "mukataa" emanet yoluyla idare edilirdi.
İltizamlar açık artırma yoluyla yapılıyordu.Gümrük gelirleri 1-3 yıllık
sürelerle "Mültezim" denilen müeahhitlere ihale ediliyordu. İhalede, bir
bakıma teminat olarak, sarrafların kefaleti de, taahhüd olarak aranırdı.
Diğer mukataalarda olduğu gibi, gümrük mukataalarında da tek bir gümrük
değil, bunların birkaçı bir arada, hatta bazan dalyan, pencik vb.
resimlere ait mukataalar da eklenerek iltizama verilirdi. Bundan maksat
birinin karının diğerinin zararını telafi etmesiydi. Örneğin, 1111-1112
de (1699-1700) İstanbul, Galata, Gelibolu, Tekirdağ, Ereğli, Silivri,
Enez, Bandırma, Edincik, Mudanya, İzmit ve bağlı iskeleri gümrükleriyle,
rüsum-ı reft, dellaliye, kara gümrüğü ve bağlantıları, dalyan-ı mahi,
rüsum-ı masdariyye, Edirne gümrüğü, İzmir ve Sakız gümrükleri ve bağlı
mukataası birlikte iltizama çıkarılmıştı. Bazan, emanetle idare içinde
de iltizama gidilebiliyordu. Eğer mukataa bir gümrük memurunun maaşını
dahi karşılıyamıyacak kadar az gelir getiriyorsa, o takdirde emin
tarafından maktu olarak ihale edilebiliyordu.
İltizamla idarede mültezim, iltizam bedelinin bir miktarını "muaccele"
adıyla peşin olarak öder, kalanı takside bağlanırdı. Mültezim'in
hazineye ödediği miktarın üstünde elde ettiği gelir de onun karı olurdu.
Osmanlı İmparatorluğu'nun kurulmasından tanzimata kadar dahili gümrük
rüsumunun tahsil usulü, belirtilen şekilde idi. Bazı önemli eyaletler ve
yurtluk ve ocaklık şeklinde idare ettirilen bazı sancaklar hariç, bütün
mahallerin gümrükleri, o zamanların terimlerince "mefruzu'l-kalem" ve "maktu'ü'l-kıdem"
şeklinde kabul edilip, bazı güvenilir kişiler vasıtasıyla idare
ettirilmiş, iltizam usulünün tamimi sırasında da, İstanbul gibi büyük
olmayan mahallerin gümrükleri, sarrafların taahhütleri altında
mültezimlere ihale olunmuş ve gümrüklerin yıllık gelirleri tamamen
devlet hazinesine irad kaydedilmiştir.
B- TANZİMAT
DÖNEMİ :
Osmanlı
İmparatorluğu'nda tanzimat öncesi dönemde, gümrük vergilerinin
toplanması iltizam usulüne göre müteahhitler aracılığıyla yapılıyordu.
Ancak, mültezimlerin kendilerine büyük menfaatler sağlamaları
dolayısıyla bu konuda çeşitli şikayetler de vaki oluyordu.
Bu şikayetlerin de etkisi ile iltizam usulü 1840 yılında terkedildi ve
emanet usulü uygulamasına geçildi. İstanbul ve çevresi için "İstanbul
Emtia Gümrüğü" kuruldu ve öteki yörelerde de maaşlı memurlar
görevlendirildi.
Bu tarihte emanet usulü uygulamasına geçilirken ve gümrükler maliye
hazinesine nakledilirken, o zamana kadar bazan gümrük resimleriyle
birlikte ve bazan da ayrı olarak ihale edilen bütün belediye rüsumları
da, hazinenin denetimi altına alınmış, (Dersaadet) İstanbul ve bağlı
gümrükleri yeni kurulan İstanbul Emtia Gümrüğü Emanetine ve Dersaadet'in
müteferrik belediye resimleri de sonradan "Şehr Emaneti" adını alan "İhtisab
Nezareti"ne nakledilerek katılmış, taşraların benzer gümrük ve belediye
resimleri de birbirinden ayrılıp, vergi tahsildarlarının nezaretleri
altında olmak kaydıyla, özellikle seçilen ve tayin olunan maaşlı ve
yeminli memurlar vasıtasıyla idare ettirilmiş,
bunların maaş ve masraflarından arta kalan gelirlerinin, mahalli mal
sandıklarına yatırılması usulü getirilmiş, o tarihe kadar gümrük olmayan
yerlerde de gümrük idareleri kurulması ayrıca kararlaştırılmıştır.
Bütün gümrüklerin nezareti herne kadar maliye hazinesine havale edilmiş
ise de, bu havale, sadece gümrük gelirlerinin maliye hazinesine
gönderilip burada toplanmasından ve kesin hesaplarının vaktı zamanında
görülmesinden ibaret bir nazariye olmuştur. Bu nedenle, faaliyet ve
icraat sırasında vukua gelecek sorunların halli ve düzeltilmesi
bakımından, bütün gümrükler için güvenilir bir merci tayini gerekli
görüldüğünden, bu çeşit sorunlar için de "İstanbul Emtia Gümrüğü" merkez
tayin olunmuştur. Herhangi bir gümrük uygulamasına ilişkin bir tartışma
vuku bulduğunda veya gümrük uygulamasından kaynaklanan bir hususun
doğruluğu yönünden şüphe vaki olduğunda, gereğinin ve olunacak işlemin
İstanbul Emtia Gümrüğü'nden sorulması ve alınacak cevaba göre de işlem
yapılması bütün gümrüklere bildirilmiş, hatta, o dönemlerde kurulan
"Ticaret Mahkemeleri" de İstanbul Emtia Gümrüğü'ne nakledilmiştir.
Bu nedenle, gümrüklere ait herhangi bir sorun veya şikayet vaki
olduğunda, önce İstanbul Emtia Gümrüğü'ne havale olunur ve oradan
yazılan ilam üzerine gereği yapılırdı ki, bu ilam keyfiyeti "Rüsumat
Emaneti"nin kurulmasına kadar devam etmiştir.
Yine o tarihlerde, gümrüklerin yıllık gelirlerinin İstanbul Emtia
Gümrüğü defterlerine kaydedilmesi ve sene sonunda da
muhasebeleştirilerek, maliye hazinesine verilecek icmale derc edilmesi
hususu karar altına alınmış ve yazılan bir genel emirle herbir mahalde
bulunan idarelerinin, bu gümrük rüsumatı için başka defterler tutması,
bahsi geçen defterlerde kayıtlı gelirlerini her ay sonunda mal sandığına
teslim etmesi ve buna dair vergi tahsildarlıklarından alınacak makbuz
senetlerinin de, İstanbul Emtia Gümrüğü'ne gönderilmesi veya tevdi
edilmesi hususları tamim edilmiştir.
Ancak, Emanet usulünün bu uygulaması da ancak, 1841 yılı sonlarına kadar
sürmüş ve 1842 yılında tekrar iltizam usulüne dönülmüştür.
Zira, hazinece, gümrüklerin emaneten idare olunmasından beklenen gelir
ve fayda bu dönemde gerçekleşmemiş ve aşağı yukarı bunların birer
senelik gelirlerinin yetersizliği de görülüp anlaşılmıştır. Bu nedenle,
İstanbul Emtia Gümrüğü ve bağlantıları ile yakın gümrükler ve Yemen
gümrükleri, eskiden olduğu gibi emaneten idare olunmak ve İstanbul Emtia
Gümrüğü emaneti, eskisi gibi işar ve istişaratda danışma merci olarak
tanınmak üzere, geri kalan bütün gümrüklerin, bazıları takım takım
birleştirilmek, bazıları da mal bazında ayrılmak suretiyle, birer,
ikişer veya üçer sene süreyle idare olunmak ve kar ve zararları da
kendilerine ait bulunmak kaydıyla, sarrafların taahhüdü altında müzayede
yoluyla mültezimlere ihalesi kararlaştırılmış, böylece 1842 yılında
tekrar iltizam usulüne dönülmüştür. Bu usul gümrüklerin tamamının
emaneten idareye bırakıldığı 1858 senesi sonuna kadar devam etmiştir.
İltizam usulünde gümrükler ithalat ve ihracat şeklinde ayrı ayrı kalem
itibar edilerek çeşitli mültezimlere ihale olunduğu gibi, mal bazında
ayrı kalemler halinde de farklı mültezimlere ihale edilebiliyordu.
Sahil şehirlerine gidecek malların gümrük resimleri, prensip olarak,
çıktıkları değil vardıkları yerde alınırdı. Bu durumda, malın çıktığı
gümrükte tüccara, malların cins ve miktarını ihtiva eden bir "İlmühaber
Kaimesi" verilirdi. Malın vardığı büyük gümrükte vergisi ödendiği zaman
ilmühabere meşruhat düşülür ve istendiğinde dönüşte ilk gümrüğün
yetkililerine bu ibraz olunarak borcun ödendiği isbat olunurdu. Bundan
maksat kaçakçılığın önlenmesiydi. Zira, tüccarın, İstanbul'a veya başka
bir büyük şehire götüreceğini söyliyerek, mallarını gümrükten resim
ödemeden geçirdikten sonra, gümrük bulunmayan yollara saparak satması da
nadir rastlanan olaylardan değildi.
Ancak, gümrük resminin malın vardığı gümrükte alınması da, zaman zaman
problemlerin çıkmasına sebebiyet verebiliyordu. Bunun için 1857 yılında
"Mahreç Nizamnamesi" adıyla yayınlanan bir nizamname ile gümrük resminin
malın çıktığı yerde alınması prensibi getirildi.
Sonradan kurulan (Muhdes) kara gümrükleri 1843 te kaldırıldı. Fakat,
eskiden beri mevcut olduğu için "Kadim" adıyla anılanlar sürdü. Ancak,
bu uygulama, sahil gümrükleri ile eski kara gümrüklerinin bulunduğu
Osmanlı şehirleriyle, sonradan kurulan gümrüklerin bulunduğu yerler
arasında, birincilerin aleyhine bir durumun ortaya çıkmasına sebeb oldu.
Birincilerin yakınındaki yerler, mahsul ve mamuller için %8 gümrük resmi
öderken, diğerleri bundan muaf tutulmuştu. Diğer konulardaki
şikayetlerle beraber, tütün, enfiye, müskirat ve tuz hariç olmak üzere
bütün kara gümrükleri kaldırıldı.
1859 senesi Mart'ından itibaren, taşraların gerek sahil ve hudut ve
gerekse kara gümrükleri itibariyle birtakım emanetlere bölünmesi ve
tamamının emanet usulü ile idare edilmesinin daha hayırlı olacağı,
Maliye Nezareti'nden, bir Takrir ile Bab-ı Aliye arzedilerek
bildirilmiştir. Bunun üzerine, bütün sahil, kara ve hudud gümrükleri
için onyedi Gümrük Emaneti kurulmuştur. Emanetlerin her birine "Emin"
ünvanıyla ve yüksek maaşlar tahsis edilerek müstakil kişiler tayin
edilerek mahallerine gönderilmişlerdir.Bu sırada Gümrük Eminleri'nin
maiyetlerine de birer muhasebe, birer tahrirat baş katibi tayin olunmuş
ve bunların mahallerinde tutacakları defterlerin talimat ve numuneleri
de, İstanbul Emtia Gümrüğü'nün defterlerine uygun olarak tanzim
edilmiştir.
Gümrüklerin çalışmaları 1860 senesi sonuna kadar münferiden bu tarzda
devam etmiş ve gümrük kuralları çeşitli yönetmeliklerle düzenlenmeye
çalışılmış, aynı yıl yapılan ticaret anlaşmaları üzerine düzenlenen
tarifelerle, tuz ve tütün inhisarları hakkında yeniden kaleme alınan
nizamnamelerin, sene sonundan itibaren uygulamaya konulması
kararlaştırılmıştır..
Öte yandan, gerek iltizam ve gerekse emanet usullerinin tatbikatında
çeşitli şikayetler oluyordu. O dönemde aynı zamanda teşkilatın yapısı da
çok yetersizdi. Gümrük İdarelerinin herbiri ayrı ayrı ve doğrudan
hazineye bağlıydı. Aralarında herhangi bir bağlantı yoktu. Memurlar da
iltizam usulünün uygulandığı mültezimler döneminde çalışan kimselerden
oluşuyordu.
Diğer taraftan, tanzimat döneminde ıslah edilmesi öngörülen idari
kuruluşlardan birisi de devletin mali teşkilatı idi ve keza, belirtilen
nedenlerle, gümrüklerin ıslahı yönünde de düşünce ve çalışmalar vardı.
Keza, onsekizinci yüzyıla gelinceye kadar genellikle devlet içinde
sadece bir "gelir" unsuru olarak görülen gümrükler, özellikle
ondokuzuncu yüzyılda Avrupa'da sanayi devriminin gerçekleşmesi, üretimde
ve uluslararası ticarette büyük gelişmeler olması sonucu önem kazanmış,
gümrük konuları ve sorunları ile kaçakçılıkla mücadele daha ön plana
geçmiştir. Bu gelişmelere paralel olarak, gerek batılı ülkelerde ve
gerekse Osmanlı İmparatorluğu'nda gümrüklerle ilgili yeni düzenlemelerin
yapılması zorunluluğu doğmuştur
En son Emanet Usulü'nün uygulanmakta olduğu bu dönemde, gümrük eminleri
doğrudan Hazineye bağlı olduğundan, aralarında herhangi bir irtibat
bulunmadığından ve hatta bir dağınıklılık sözkonusu olduğundan,
gümrüklerin bu durumdan kurtarılması için teşkilat yapısı ile ilgili
yapılan çalışmalar sonucu, 1859 yılı Mart'ından itibaren onyedi emanete
ayrılmış olan taşra gümrük idareleri, Hazine yerine daha önce kurulmuş
bulunan İstanbul Emtia Gümrük Eminliği'ne bağlanmıştır. O dönemde
İstanbul Emtia Gümrük Emini Mehmet Kani Paşa idi. Daha sonra da "Emanet"
ünvanı "Nezaret" ünvanına çevrilmiş, taşra tuz ve tütün idareleri de
nezaretlere bağlanmış ve bilahare, "Duhan" (Tütün) ve "Memleha" (Tuz)
İdareleri de İstanbul Gümrük Eminliğine bağlanmış ve 1861 yılında da
İstanbul Emtia Gümrük Eminliği ünvanı kaldırılarak, "Rüsumat Emaneti"
kurulmuştur. Taşradaki Gümrük Emanetleri de Müdürlük adını almıştır. İlk
Rüsumat Emini Mehmet Kani Paşa olmuştur.
Emanet ünvanının "Nezaret" ünvanına çevrilmesi ve taşra tuz ve tütün
idarelerinin de Nezaretlere bağlanması "Rüsumat Nezaretlerinin Sureti
Teşkillerile Tayin Olunan Rüsumat Nazırlarının Keyfiyeti Memuriyetlerine
Mütedair Talimatname" ile yapılırken, gümrüklerin muamelatının bir
düzene konulması, gümrükçüler arasında teknik bilgisi yüksek ve muktedir
adamlar yetiştirilmesi, bunların vazifelerinin belirlenmesi, bunların
arasında kabahatleri zuhur edenlerin muhakemelerinin icrası ile
cezalarının tertip ve tayini ve sadakatle görev yapanların
yükseltilmeleri, bir "Mutlak Yetki" ile Mehmet Kani Paşa'ya verilmiştir.
1876 tarihli Rüsumat Salnamesi'nden, Rüsumat Emaneti'nin merkez
teşkilatı ile görevlileri aşağıdaki şekilde tesbit edilmektedir.
RÜSUMAT
EMANET-İ CELİLESİ
Rüsumat Emini :
Kani Paşa
Muhasebecisi :
Rüştü Efendi
MECLİS-İ
RÜSUMAT
Reis : Süleyman
Sıdkı Bey
Aza : Kemal Bey
: Ali Haydar Bey
: Sadık Bey
: Süleyman Bey
: Başkatip
inzimamiyle Cemal Bey
: Ragıp Efendi
: Mehmet Bey
: Rafet Bey
: Behçet Bey
: Başkatip Muavini
Süleyman Bey
ZABİTAN-I
AKLAM
Rüsumat Muhasebe
Mümeyyiz-i Evveli : Arif Efendi
Meclis-i Rüsumat
Kalemi Mümeyyizi : Mustafa Bey
Tahrirat Kalemi
Mümeyyizi : Vehbi Efendi
Sergi Mümeyyizi :
Mehmet Bey
Sertahsildar :
Arif Bey
Evrak Müdürü :
İsmet Bey
Rüsumat Muhasebe
Mümeyyiz-i Sanisi : Süleyman Efendi
Tatbik Odası
Mümeyyizi : Hasan Efendi
İstatistik
Mümeyyizi : Cemal Efendi
Daha sonra Maliye
Nazırlığı da yapan ve Türkçe'den başka Arapça, Fransızca ve İtalyanca da
bilen ilk Rusumat Emini Mehmet Kani Paşa, gerek maliyede ve gerekse
diğer devlet dairelerinde görevli bulunan katiplerden, en çalışkan ve
yeteneklilerini yüksek maaşlar tahsisi ile Rüsumat Emaneti'ne almış,
ayrıca, gümrüklerle ilgili önemli düzenlemeler meyanında bulunan,
altmışdört maddeden oluşan "Dersaadet Gümrükleri İle Mülhakat
Gümrüklerinin Muamelei Dahiliyesine Dair Nizamname"yi hazırlayarak, 1861
yılında uygulamaya koymuştur.
Diğer taraftan,
ticaret anlaşması hükümlerince hile ve hud'anın önlenmesi açısından
gerekli görülen tedbirlerin alınması, devletin yetkisinde olduğundan,
hem hazine menfaatlerinin korunması hem de ticaret erbabının
muamelatının daha da emniyete alınması için, Rüsumat Emaneti'nce, yedi
maddeden oluşan ve bir çok fıkrası oldukça önemli ve yararlı bulunan bir
"Nizamname" daha yürürlüğe konulmuştur.
Böylece, Tanzimat
dönemi yapılan bu yeni düzenlemelerin bir sonucu olarak, Gümrükler
Maliye'den ayrılarak, doğrudan Sadrazamlığa bağlı bir teşkilat olarak,
"Rüsumat Emaneti" adı altında organize edilmiş, "Gümrük Müfettişliği"
ihdas olunmuş ve ayrıca, Gümrük Muhafaza Teşkilatı kurulmuştur.
Gerçekten,
Tanzimat döneminde teşkilatla ilgili bir diğer çalışma da Gümrük
Muhafaza teşkilatı ile ilgili bulunmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu ile
diğer ülkeler arasında 1861 yılında yapılan ticaret anlaşması ile gümrük
vergilerinin artırılması sonucu, gümrük kaçakçılığı olayları sayısında
da artışlar görülmüştür. Kaçakçılıkla mücadele yönünden bir tedbir
olarak yeni bir teşkilatın kurulması düşünülmüş ve Rüsumat Emaneti
bünyesinde, ilk olarak Gümrük Muhafaza Teşkilatı kurulmuştur. Ancak,
Gümrük Muhafaza Memurları 1861 yılından önce de vardı ve sadece
mültezimlerin bölgelerini koruma görevi yapıyorlardı.
Gümrük Muhafaza
Teşkilatı'nın da kurulmasından sonra, görülen işler ve bağlı bulunan
kuruluşlar itibariyle Rüsumat Emaneti'nin, Cumhuriyet Döneminde
göreceğimiz Gümrük ve Tekel Bakanlığı'nın idari yapısına benzer bir
hüviyet gösterdiği anlaşılmakta ve Maliye Nezareti'nin 1838 yılında
kurulmuş olduğu gözönüne alındığında da, bu tarihten 23 yıl sonra Gümrük
Teşkilatının Osmanlı İmparatorluğu'nun idari yapısı içinde, müstakilen
organize edilebilmiş olduğu görülmektedir.
Burada, Osmanlı
Devleti'nin mali yapısı ile ilgili yapılan çalışmalar sırasında, Rüsumat
Emini Kani Paşa'nın da bu çalışmalara katılmasına dair, gerek Maliye
Nezareti'ne ve gerekse Rüsumat Emini olarak adı geçene, Sadaret
Makamı'ndan yazılan 1276 tarihli Tezkere'lere yer veriyoruz.
"Maliye Nezaret-i
Celilesi'ne Islahat-ı Maliye Komisyonu'nda gümrüklerce dahi ba'zı
ıslahat müzakere olunmakda olduğu cihetle gümrük emini devletlü paşa
hazretlerinin işbu komisyona me'muriyeti hususuna bi'l-istizan irade-i
seniyye-i cenab-ı şehinşahı müte'allik ve şeref-sudur buyurulmuş ve
mantuk-ı alisi üzre keyfiyet müşarun-ileyh hazretlerine bildirilmiş
olmağla beyan-ı hal siyakında tezkire.".
"Kani Paşa
Hazretlerine
Islahat-ı maliye
zımnında haftada bir kere akd olunmakda olan komisyonda gümrüklerce dahi
ba'zı ıslahat müzakere olunmakda olduğu cihetle zat-ı devletlerinin işbu
komisyona me'muriyetleri hususuna bi'l-istizan irade-i seniyye-i cenab-ı
şehinşahı müte'alli ve şeref-sudur
buyurulmuş ve
mantuk-ı alisi üzre keyfiyet maliye nazırı devletlü paşa hazretlerine
bildirilmiş olmağla beyan-ı hal siyakında tezkire.".
Diğer taraftan,
Rüsumat Emaneti kurulduktan sonra, İstanbul Gümrük Emini Kani Paşa'nın
Rüsumat Emini olarak atandığına dair, Sadaretten tüm Kaymakamlıklara
gönderilen 1278 tarihli Talimat da, o dönemde gümrüklere atfedilen
önemin bir belgesi olarak aşağıya alınmıştır.
"Vülat-ı ızam ve
mutasarrıfın-i kiram hazeratıyla kaymakamlara
Saye-i tevfikat-vaye-i
hazrett-i şahanede ıslahat-ı maliye hakkında ittihaz kılınan tedabirin
cümlesinden olmak üzre Rüsumat Emanet-i behiyyesi dahi Gümrük Emini
devletlü Kani Paşa hazretleri uhdesine ilave-i me'muriyet kılınmış olup
beyana hacet olmadığı vechile varidat-ı ma'lume-i rüsumiyyenin idare ve
icra'atına bi-mennihi te'ala gelecek Mart ibtidasında bed' ve mübaşeret
olunacağına ve bunun cesamet ve ehemmiyeti meydanda bulunduğuna bina'en
işbu rüsumat maddesine müteferri kaffe-i hususatda müşarun-ileyh
hazretleri tarafından vaki olacak iş'aratın hiç bir mahalle müraca'at
olunmaksızın ve te'kide hacet bırakılmaksızın bila-imhal derhal
tamamıyla tesviye-i icabatına sa'y u gayret olunması hususunun bi'l-cümle
vülat-ı ızam ve mutasarrıfın-i kiram ve kaymakamlara şimdiden tavsiye ve
iş'ar edilmesi Encümen-i Mahsus-ı Meşveret kararı icabından ve
müte'allik buyurulan irade-i seniyye-i cenab-ı Padişahı iktiza-yı
alisinden bulunmuş ve mantuk-ı alisi üzre suret-i hal ta'mimen her
tarafa bildirilmiş olmağla oraca dahi bundan böyle müşarun-ileyh
hazretlerinin bu babda vuku bulacak tebligatının tamamı-i icrasına
müsara'at ve her halde ibraz-ı me'ser-i meham-şinas ve reviyyete sarf-ı
nakdine-i himmet olunması siyakında işbu şukka tahrir ve tesyir
kılındı.".
Öte
yandan,Tanzimat Dönemi'nde yapılan önemli çalışmalardan birisi de,
ekonomik alanda olmuş ve Osmanlı İmparatorluğu ile Fransa arasında ve
daha sonra da diğer devletlerle aktedilen 1838 tarihli Ticaret
Anlaşmasının yerine, 1861 yılında yeni bir Ticaret Anlaşması
yapılmıştır.
Bu yeni anlaşma
ile 1838 anlaşmasında % 5 olarak düşük tesbit edilmiş olan giriş gümrük
vergisi % 8 olarak arttırılırken, % 12 olarak yüksek tesbit edilmiş olan
ve bu nedenle esasen sınırlı olan ihracatımızı olumsuz yönde etkileyen
çıkış gümrük vergisi % 8 olarak indirilmiş ve % 1' e kadar da her sene %
1 oranında azaltılması kararlaştırılmıştır. Lehimize olan bu hükümlerin
yeni ticaret anlaşmasına yansıtılabilmesi, şüphesiz o günün şartları
altında bir başarı idi. Diğer taraftan, 28 yıl süreli olan 1861 tarihli
ticaret anlaşmasının sonunda, giriş gümrük vergisinin arttırılması
istenmiş ise de, diğer taraf devletler bu arttırıma yanaşmamışlar,
nihayet uzun çabalardan sonra 1907 yılında giriş gümrük vergisi % 11 e
yükseltilebilmiştir.
1861 tarihli
ticaret anlaşması ile sağlanan diğer bir hak da, manifesto verilmesi
mecburiyetinin getirilmesi konusunda olmuştur. Bu tarihe kadar,
limanlarımıza gelen yabancı gemilerin gümrük idarelerine manifesto verme
zorunlulukları yoktu. Gümrüklü malları istedikleri gibi yükler veya
boşaltırlardı. Manifesto ise gümrüğe gelen bir malın gümrük idaresince
takibi yönünden en önemli belgedir. Gümrükçüler tarafından oldukça sık
kullanılan "Gümrük manifestonun verilmesiyle başlar" deyimi
hatırlanıldığında, 1861 tarihli ticaret anlaşması ile o tarihte yabancı
gemilere gümrüklere manifesto verme mecburiyetinin sağlanabilmesinin ne
derece önemli olduğu görülmektedir.
Diğer taraftan,
Rüsumat Emaneti'nce, meslekte uzmanlaşmış gümrük memurları yetiştirmeğe
de, ayrı bir önem verilerek 1892 yılında "Gümrük Darüttalimi" adı ile
bir de okul açılmıştır.
Bilhassa tarife
konusunda uzman gümrük memurları yetiştirmek için bir okul açılması
gerekliliğini bildiren ve Rüsumat Emaneti'nden Sadaret Makamı'na
yazılmış olan 6 Haziran 1892 tarihli yazı, o dönemin bir belgesi olarak
aynen aşağıya alınmıştır.
"Gümrük tarife ve
mukarreratı cedidesinin tatbikat ve icraatını teshil ve temin edecek
esbap ve vesailin tetkik ve takibi emrinde teşebbüsatı lazımeye iptidar
olunmuş ve bu yolda devam dahi ediliyor. Eşyanın tarife-i umumiyeye
tatbikan tasnif olunabilmesini teshil için mukaddema erzan buyurulan
müsadei seniyyeye tevfikan emaneti çakeri müsteşarlığı refakatine
Almanya'dan bir memur celbedilecek, esamii eşyayi şamil ve tarife-i
cedidenin fusul ve mevadına tabi olarak lisanı fransevi üzerine fıhristi
umumi tanzim ettirilmekte ve İzmir rüsumat nezareti müfettişi seadetlü
Rıza beyefendi hazretleri dahi, hayli vakittir merkezi emanette
bulundurularak lisanı Türki ile tanzimi lazım gelen kısmını telif
eylemekte olup, tarifei umumiye mevzu ve mahiyetinin vesaiti icraiye
olan muayene memur ve katiplerine şimdiden talim ve tefhimi lazım ve
belki labüt olmasile olbapta tanzim kılınan talimat ahkamına tevfikan
iktiza edenlere, müşarünileyh Rıza beyefendi tarafından talim ve tedris
edilmek ve emanet müsteşarlığının tahtı nezaretinde bulunmak üzere,
Derseadet Emtiai Ecnebiye Gümrüğü Dairesi'nde bir Darüttalim tesisile
fiiliyatına mübaşeret olunmak üzere bulunulmuştur.".
Gümrük Daruttalimi
için hazırlanmış olan onsekiz maddelik Talimat'a göre, okulda, tarife
cetveli ile ilgili nazari bilgiler verilecek ve eşyadan gerekli
görülenlerinin numuneleri tarifeye tatbik edilecektir. Gümrüklerde
çalışan bütün muayene memurları da buraya devam ile Şehadetname almaya
mecbur tutulmuşlardır.
1892 yılında
kurulan Gümrük Daruttalimi'nin adı, 1908 yılında ikinci meşrutiyet
döneminde "Rüsumat Memurları Mektebi"ne çevrilmiş, Birinci Dünya
Savaşı'nın çıkması üzerine de 1914 yılında kapanmıştır.
CUMHURİYET
DÖNEMİ:
İkinci Meşrutiyet
Dönemi'nde teşkilatın yapısında değişiklik yapılması ve gümrüklerin Umum
Müdürlük şeklinde Maliye Vekaleti'ne bağlanmasından sonra, gümrüklerin
bu teşkilat yapısı Cumhuriyetin ilk dokuz yılında da aynen
sürdürülmüştür.
Ancak, Cumhuriyet dönemi gümrüklere sahip çıkılan ve gümrüklerle ilgili
köklü tedbirlerin alındığı bir ayrı dönem olmuştur.
Cumhuriyet döneminin başlangıç yıllarında gümrük mevzuatı çeşitli kanun,
kararname ve tefsirlerle oldukça dağınık bir uygulama içinde idi.
Cumhuriyetin ilk dokuz yıllık döneminde, önce, müeyyide olarak yeterli
bulunmasa da, 1126 ve 1510 sayılı Kaçakçılığın Men ve Takibine Dair
Kanunlar yürürlüğe konulmuş; Yeni Gümrük Tarifesini hazırlamak üzere
Bakanlar Kurulu Kararı ile bir komisyon kurulmuş ve sonuçta, spesifik
sistemi esas alan 1.6.1929 tarihli 1499 sayılı ilk "Gümrük Tarifesi
Kanunu" 1 Ekim 1929 tarihinde uygulanmaya başlanılmıştır. Böylece gümrük
mevzuatı ilk defa bir bütünlük kazanmıştır. Bu Kanunun büyük bir
bölümünü oluşturan "Gümrük İthalat Umumi Tarifesi Cetveli" Türkiye'ye
getirilecek eşyanın her 100 Kg.ı üzerinden vergi alınmasını öngören bir
düzenleme ile hazırlanmıştı.
Bugün yürürlükte olan ve vergilendirmede "Advalorem" esasını getirmiş
olan "Gümrük Giriş Tarife Cetveli" ise, 14.5.1964 tarihli 474 sayılı
Kanundur.
Tarife kanunlarından ayrı olarak yayınlanan ilk Gümrük Kanunu da
2.5.1949 tarihli 5383 sayılı yasadır.
1499 sayılı Gümrük Tarifesi Kanunu'nun 1.10.1929 tarihinden itibaren
uygulanmaya başlanması ve gümrük resimlerinin de arttırılmış olması
nedeniyle, kaçakçılık olaylarında da artışlar görülmüş ve kaçakçılık
olayları güney sınırlarımızda büyük boyutlara ulaşmıştır.
Bunun üzerine, gerek gümrük hizmetlerinin daha iyi bir şekilde
yürütülmesinin temini ve gerekse kaçakçılıkla mücadelede etkinlik
sağlanması yönlerinden, bir dizi tedbirler alınması gerekliliği duyuldu.
Bu tedbirler cümlesinden olmak üzere, 27 Temmuz 1931 tarihli 1841 sayılı
Kanunla, güney sınırlarımızda, yarı askeri bir hüviyet gösteren Gümrük
Muhafaza Umum Kumandanlığı kuruldu.
Bu tedbirler meyanında, Gümrük Teşkilatının idari yapısında da çok
önemli bir değişikliğe gidilerek, 29 Aralık 1931 tarihli ve 1909 sayılı
Kanun'la Gümrük ve İnhisarlar Vekaleti kuruldu.
Ayrıca, 1917 sayılı kanunla Gümrük Muhafaza Umum Kumandanlığı ve 1989
sayılı kanunla da o tarihte Maliye Bakanlığına bağlı bulunanTekel İdare
ve İşletmeleri, yeni kurulan Gümrük ve İnhisarlar Vekaleti'ne bağlandı.
Böylece, gümrükler 1861 yılında Rüsumat Emaneti organizasyonu adı
altında doğrudan Sadrazamlığa bağlı olarak yönetilirken, Rüsumat
Emaneti'nin 1909 yılında kaldırılarak Rüsumat Umum Müdürlüğü olarak
Maliye Bakanlığı'na bağlanması uygulamasından, 22 yıl sonra vazgeçilmiş
ve gümrükler, tekel idaresi ile birleştirilerek bir Bakanlık çatısı
altında yeniden organize edilmiş oldu.
Yeni oluşuma gidilmesi nedeninin, kaçakçılıkla etkin bir şekilde
mücadele edilebilmesinin yanında, gümrük ve tekel hizmetlerinin de en
iyi bir şekilde yürütülmesinin sağlanması olduğunu, Gümrük ve İnhisarlar
Vekaleti'nin kuruluş gerekçesinden anlıyoruz.. Sözüedilen gerekçede;
"Gümrük muamelatının aldığı hususi ehemmiyet, inhisar işlerinin
kesbettiği vüs'at, kaçakçılık için alınacak ciddi tedbirler, btün bu
işlerin Maliye Vekaletinin asli hizmetlerinden ayrı olarak tedvir ve
takibinde Devlet için daha faydalı olacağından, mesaisini münhasıran bu
veçhelere tahsis eden bir Vekaletin teşkili muvafık görülmüş ve maruz
muamelatın layık olduğu iktisadi ve inzibati noktalardan da bu
teşekkülün Devlet için menfaatli olacağı teemmül edilmiştir.Vekalet
teşekkülü adı altında toplanan Gümrük ve İnhisar işlerinin tevhit ve
merkezi nakli neticesinde bütçeye ayrıca bir külfet tahmil edilmiyeceği
aşikardır. Bu maksat ve gereklerle Gümrük ve İnhisarlar Vekaleti ünvanı
altında ihdası faydalı görülen..." denilmektedir.
Kuruluştan dört yıl sonra Bakanlığın teşkilat ve vazifelerine dair kanun
hazırlanmıştır. 2825 sayılı 9.10.1935 tarihli olan "Gümrük ve İnhisarlar
Vekaleti'nin Teşkilat ve Vazifelerine Dair Kanun" hükümlerine göre,
kuruluş sırasında Vekaletin ana hizmet birimleri Gümrükler Umum
Müdürlüğü, İnhisarlar Umum Müdürlüğü ve yarı askeri görünümlü
hüviyetteki Gümrük Muhafaza Umum Kumandanlığı'ndan oluşuyordu.
Vekaletin taşra teşkilatı ise, gümrük ve gümrük muhafaza kuruluşları
ititbariyle Başmüdürlük, Müdürlük, Başmemurluk, Amirlik ve Memurluk
şeklinde düzenlenmişti.
Diğer taraftan, aynı dönemde Gümrük ve İnhisarlar Vekaleti Teşkilat ve
Vazifelerine Dair 2/14153 sayılı Nizamname de yayınlanmıştır.
Bu arada, mevzuata yönelik yapılan çalışmalar da yürütülüyordu. Bu
çalışmalar sonucunda, daha önce uygulamaya konulmuş olan 1510 sayılı
kanuna göre daha ağır müeyyideler taşıyan, 1918 sayılı "Kaçakçılığın Men
ve Takibine Dair Kanun" 1932 yılında yürürlüğe konuldu. Halen yürürlükte
bulunan ve zaman içinde günün koşullarına göre çeşitli değişikliklere
uğramış olan bu kanuna göre, kaçakçılık davaları tutuklu olarak devam
eder, kaçakçılık suçlarından dolayı mahkumiyet halinde ceza tecil
edilmez ve sürgün cezası uygulanırdı. Ayrıca, bu kanuna göre kaçakçılık
davalarına bakmak üzere üç yıl süre ile özel ihtisas mahkemeleri de
kuruluyordu.
Bu dönemde, kaçakçılıkla etkili bir şekilde mücadele edebilmek için
Vekaletin personel politikası üzerinde de önemle duruldu.Teftiş ve
tahkikatlar sırasında veya merkezde dosya üzerinde yapılan
incelemelerde, çeşitli nedenlerle yetersizliği saptanan memurların,
Vekalet Disiplin Kurulu Kararı ile memuriyetten ihraç edilmelerini hüküm
altına alan ve kapsamı daha sonra 2350 sayılı kanunla genişletilmiş
olan, 7 Ocak 1932 tarihli 1920 sayılı Kanun yürürlüğe konuldu.
Diğer taraftan, Cumhuriyet öncesi 1918 senesinde uygulamaya konulan
Gümrük Kanunu, günün değişen ekonomik şartları karşısında yetersiz
kaldığından, bu konuda da yapılan yeni çalışmalar sonucu hazırlanan
tasarı kanunlaştı. 2 Mayıs 1949 tarihli 5383 sayılı olan bu kanun
Cumhuriyet döneminin ilk Gümrük Kanunu'dur.
Bu dönemde, ülkemiz uluslararası gelişmeleri de yakından takip etmiş ve
merkezi Cenevre olarak 1947 yılında kurulan ve 1948 yılında faaliyete
geçen Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması'na (GATT) (Bugünkü
Dünya Ticaret Örgütü) katılınırken, merkezi Brüksel olarak 1950 yılında
kurulan Gümrük İşbirliği Konseyi'nin (Bugünkü Dünya Gümrük Örgütü), ilk
üyeleri arasında yer almıştır.
Uluslararası ticaretin kolaylaştırılması ve bu nedenle de ülkeler
arasında gümrük uygulamalarının yeknesaklaştırılması bakımından, Gümrük
İşbirliği Konseyi tarafından hazırlanan Nomanklatür ve Kıymet
Sözleşmelerine, 7 Ocak 1955 tarihli 6449 sayılı Kanunla taraf olunmuş,
yürürlükteki 5383 sayılı Gümrük Kanunu'nda yapılan değişikliklerle,
spesifik tarife terkedilmiş ve kıymet sistemine dayalı yeni nomanklatür
uygulanmaya başlanmıştır.
Gümrük mevzuatı ve tekniği konusundaki bu çalışmalar sürerken, 16 Temmuz
1956 tarihli 6815 sayılı Kanunla Gümrük Muhafaza Umum Kumandanlığı
kaldırılarak, sınır, kıyı ve kara sularımızın muhafaza ve emniyeti ile
gümrük bölgesinde kaçakçılın men, takip ve tahkiki görevi İçişleri
Bakanlığı'na devredilmiş, ancak, gümrük kapılarıyla, gümrük teşkilatı
bulunan hava ve deniz limanlarıyla, Marmara Denizi, Çanakkale ve
Karadeniz boğazlarında ve bu yerlerdeki gümrük bölgesinde gümrük
muhafaza vazifeleriyle, kaçakçılığın men, takip ve tahkik görevleri
Gümrük ve İnhisarlar Vekaleti'ne verilmiştir.
Bu yeni duruma göre, Bakanlığın merkez ve taşra teşkilatının yapısı,
2825 sayılı "Gümrük ve İnhisarlar Vekaleti'nin Teşkilat ve Vazifelerine
Dair Kanun"da, 6851 sayılı Kanun'la yapılan değişiklikle yeniden
düzenlenmiş ve Gümrük Muhafaza Umum Kumandanlığı'nın yerini, merkezde
Gümrük Muhafaza Müdürlüğü almıştır.
Öte yandan, 1972 yılında bir kamu iktisadi teşebbüsü olarak kurulan Çay
İşletmeleri Genel Müdürlüğü de ilgili kuruluş olarak Gümrük ve Tekel
Bakanlığı'na bağlanmıştır.
Daha sonra, 1975 yılında yapılan iç düzenlemelerle, merkezde şube
müdürlüğü veya daire başkanlığı olarak faaliyette bulunan bazı birimler,
Kontrol Genel Müdürlüğü, Dış Antlaşmalar Genel Müdürlüğü, (1975 de
kurulmasına rağmen fiilen oluşturulamaması nedeniyle) 1981 yılında
yapılan düzenlemeyle Tasfiye Genel Müdürlüğü kurulmuş ve keza, Gümrük
Muhafaza Müdürlüğü ile Zat ve Sicil İşleri Müdürlüğü Genel Müdürlük
düzeyine yükseltilmiş, Gümrükler Muhafaza Genel Müdürlüğü ile Personel
ve Eğitim Genel Müdürlüğü ihdas olunmuştur.
Diğer taraftan, bu dönemde günün ekonomik şartlarından kaynaklanan
gereklilik nedeniyle yeni bir gümrük kanunu çalışmalarına başlanmış ve
hazırlanan tasarı 1962 yılında yasama organına gönderilmiş, ancak,
tasarı o günlerde kanunlaşamamış, daha sonra yapılan değişikliklerle
yeni bir tasarı halinde yasama organına gidilmiş ve tasarı
kanunlaşmıştır. Hazırlanan ve halen yürürlükte bulunan 19 Temmuz 1972
tarihli l615 sayılı Gümrük Kanunu, 1 Şubat 1973 tarihinde uygulamaya
konulmuştur.
Bu yasa, gümrük vergisi yükümlüsünün, gümrük hattından eşya geçiren
gerçek veya tüzel kişi olduğunu, gümrük vergisinin matrahının, eşyanın
satış bedeli bulunduğunu, vergiyi doğuran olayın, vergiye tabi malları
Türkiye Cumhuriyeti gümrük hattından geçirmek üzere gümrük idarelerine
yapılan beyanın teşkil ettiğini öngörmektedir.
Gümrük vergisi, mal gümrük hattını geçmeden tahsil edilir. Ayrıca,
Türkiye'ye kesin olarak girecek ticari eşya için yazılı beyan
zorunluluğu vardır ve bu beyan, gümrük tarife cetvelinin düzenlemesine
uygun olarak gümrük beyannamesiyle yapılır. Diğer taraftan, gümrük
vergisi oranları Gümrük Tarife Cetveli'nde belirtilmiştir. Öte yandan,
Cumhuriyet döneminde teşkilatın yapısı bir değişiklik daha göstemiştir.
1931 yılında kurulduktan sonraki dönemde, kaçakçılık olaylarında
artışlar görülmesi ile diğer bazı hususlar yönünden yapılan eleştiriler
nedeniyle, gümrük idareleri ile tekel idare ve işletmelerinde
incelemelerde bulunması için, Başbakanlıkca görevlendirilen İstanbul
Üniversitesi İktisat Fakültesi öğretim üyelerinden Ord.Prof.Dr.Alfred
İSAAC tarafından, 1949 tarihinde Başbakanlığa sunulan raporda, hakkında,
ülkemizin bünyesine en uygun bakanlıklardan birisi olduğu ve uygulamada
görülen aksaklıkların ise, esasta değil teferruatta bulunduğu belirtilen
Gümrük ve Tekel Bakanlığı 1983 senesinde kaldırılmış, 13.12.1983 günlü
178 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Maliye ve Gümrük Bakanlığı
kurulmuş ve Gümrük ve Tekel Bakanlığı'nın merkez ve taşra teşkilatı da
yeni kurulan bu Bakanlığın bünyesi içinde aynen yer almıştır.
Ancak, o tarihte Tekel Genel Müdürlüğü de KİT haline dönüştürüldüğünden,
Çay Kurumu Genel Müdürlüğü ile birlikte Maliye ve Gümrük Bakanlığı'nın
teşkilat yapısında, Bakanlığın bağlı kuruluşu haline gelmişlerdir.
Gümrük ve Tekel Bakanlığı bünyesinde iken Genel Müdürlük olarak organize
edilmiş olan Tasfiye Genel Müdürlüğü de, Maliye ve Gümrük Bakanlığı
teşkilatında, önce merkezde Tasfiye Dairesi Başkanlığı olarak
düzenlenmiş, daha sonra da 16.5.1984 tarihli 3007 sayılı Kanunla Tasfiye
İşleri Döner Sermaye İşletmeleri Genel Müdürlüğü kurulmuştur.
Tarihi gelişimi içinde, 1983 yılında Maliye Bakanlığı ile birleştirilen
ve bir anlamda tekrar Maliye Bakanlığı'na bağlanmış olan Gümrük
Teşkilatı'nın bu yapısı 1993 senesine kadar sürmüş, 2.7.1993 günlü 485
sayılı "Gümrük Müsteşarlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun
Hükmünde Kararname" ile gümrükler, tekrar Maliye Bakanlığı'ndan
ayrılarak, Başbakanlığa bağlı bir Müsteşarlık olarak organize
edilmişlerdir.
Bilahare, 7.9.1993 günlü 521 sayılı ve 19.6.1994 günlü 541 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnemeler ile değişikliklere uğrayan, 2.7.1993 günlü 485
sayılı "Gümrük Müsteşarlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkındaki Kanun
Hükmünde Kararname"nin;
"Amaç" başlığı altındaki 1 inci maddesi, "Bu Kanun Hükmünde Kararnamenin
amacı, Gümrük ve Gümrük Muhafaza hizmetlerini düzenlemek ve yürütmek,
kaçakçılık fiil ve teşebbüsleri ile mücadele etmek üzere, Başbakanlığa
bağlı Gümrük Müsteşarlığının kurulmasına, teşkilat ve görevlerine
ilişkin esasları düzenlemektir. Başbakan, bu teşkilatın yönetimi ile
ilgili yetkilerini gerekli gördüğü takdirde Devlet Bakanı vasıtasıyla
kullanabilir.";
"Görev" başlığı altındaki 2 nci maddesi, "Gümrük Müsteşarlığının
görevleri şunlardır. a) Gümrük politikasının hazırlanmasına yardımcı
olmak, gümrük politikasını uygulamak, b) Gümrük Kanunu ve gümrüklerle
ilgili diğer mevzuat ile uluslararası sözleşmeler hükümlerinin
uygulanmasını sağlamak, c) Gümrük tarife oranlarının tesbitine yardımcı
olmak, gümrük vergileri ile gümrüklerce alınan diğer gelirler ve
fonların tarhı, tahakkuk ve tahsilini sağlamak ve kontrol etmek, d)
Gümrük kontrolüne tabi kişi eşya ve araçların muayene ve kontrolünü
yapmak, bu işlemlerin etkin ve süratli yapılmasını sağlayacak tedbirleri
almak, e) Gümrüklerle ilgili istatistiki bilgileri toplamak ve
değerlendirmek, f) Gümrük denetimine tabi eşya ve araçların muhafazasını
sağlamak, gümrükte giriş ve çıkış işlemlerine tabi eşyanın, saptanmış
olan norm ve standartlara uygunluğunu denetlemek, g) Kara hudutlarındaki
gümrük kapıları ile pasavan kapılarında, gümrük teşkilatı bulunan hava
ve deniz limanlarında ve serbest bölge ve çeşitli antrepo ve iç gümrük
sahalarında ve gümrük bölgelerinde gümrük muhafaza görevleri ile
kaçakçılığın men., takip ve tahkik görevlerini yerine getirmek, h) Diğer
yer ve sahalarda da gerektiğinde ilgili kuruluşlarla işbirliği yaparak
kaçakçılığı men, takip ve tahkik etmek, i) Milletlerarası kuruluşların
Müsteşarlık hizmetlerine ilişkin çalışmalarını takip etmek, bu konularda
görüş oluşturmak yurtdışı ve yurtiçi faaliyetleri yürütmek, j) Çeşitli
kanunlarla Müsteşarlığa verilen görevleri yapmak, k) Bu görevleri yerine
getirecek meslek memurlarını yetiştirmek, ve bu konudaki düzenlemeleri
yapmak, l) Yukarıdaki görevlerin uygulanmasını takip etmek,
değerlendirmek, incelemek ve denetlemek."; hükmünü öngörmektedir.
Anılan Kanun Hükmünde Kararnamenin 6 ncı maddesine göre, Müsteşarlığın
ana hizmet birimleri Gümrükler Genel Müdürlüğü, Gümrükler Muhafaza Genel
Müdürlüğü, Gümrükler Kontrol Genel Müdürlüğü ve Avrupa Topluluğu ve Dış
İlişkiler Genel Müdürlüğü'nden; 11 inci maddesine göre Danışma ve
Denetim Birimleri, Teftiş Kurulu Başkanlığı, Araştırma, Planlama ve
Koordinasyon Dairesi Başkanlığı, Hukuk Müşavirliği ve Müsteşarlık
Müşavirlerinden ve Yardımcı Birimler de, Personel Dairesi Başkanlığı,
Eğitim Dairesi Başkanlığı, İdari ve Mali İşler Dairesi Başkanlığı,
Muhabere ve Elektronik Dairesi Başkanlığı ile Savunma Uzmanlığından
oluşmaktadır.
Gümrük Teşkilatı ayrılıp, Başbakanlık Gümrük Müsteşarlığı kurulurken,
başlangıçta Gümrük ve Tekel Bakanlığı'ndan, Maliye ve Gümrük
Bakanlığı'na intikal eden ve asli görevi gümrüklerde tasfiyelik hale
gelmiş eşyanın tasfiyesini sağlamak olan ve bu arada gümrük sundurma
işletmeciliği de yapan Tasfiye İşleri Döner Sermaye İşletmeleri Genel
Müdürlüğü, Maliye Bakanlığı'na bağlı olarak kalmış, Tekel Genel
Müdürlüğü ile Çay İşletmeleri Genel Müdürlüğü de KİT statüsünde
Başbakanlığa bağlı hale getirilmişlerdir.
Cumhuriyet döneminde gümrüklerce tahsil edilen vergilere baktığımızda,
zaman içinde oldukça değişim gösterdiğini görüyoruz. Gümrüklerce tahsil
edilen vergilerin tamamına "gümrük vergileri" denilmektedir. "Gümrük
vergisi" de bu tanıma dahildir. İthalatta alınan vergi ve resimlerin en
belirgini gümrük vergisidir. Gümrük vergisinin dayanağı Gümrük
Kanunudur. Bunun yanında, kendi özel kanunlarına ve çeşitli matrahlara
göre "İstihsal Vergisi", "Rıhtım Resmi" (Ulaştırma Alt Yapıları Resmi),
"Damga Resmi", "Belediye Hissesi" ve "Fon"lar ithalatta zaman içinde
tahsil edilegelmiş, bunlardan 6802 sayılı Kanuna istinaden tahsil edilen
İstihsal Vergisi, 25.10.1984 tarihli 3065 sayılı Katma Değer Vergisi
Kanunu ile 1.1.1985 tarihinden geçerli olmak üzere kaldırılmış, yerine
aynı tarihten geçerli olmak üzere "İthalatta Alınan Katma Değer Vergisi"
konmuş, 25.6.1992 tarihli 3824 sayılı Kanunla da, 827 sayılı Kanuna
müstenit "Ulaştırma Alt Yapıları Resmi", 2380 sayılı Kanuna dayalı
"Belediye Hissesi" ve 3675 sayılı Kanuna istinaden tahsil edilen
"İthalde Alınan Damga Resmi" yürürlükten kaldırılmıştır.
Halen, ithal eşyası sadece gümrük vergisi ve katma değer vergisine tabi
tutulmakta, tarım ürünleri gibi bir kısım mallarda da bunlara ilaveten
fon tahsil edilmektedir. Bu dönemde, ihracat vergisi uygulamasına son
verilmiştir. İhracatta bazı yerli mahsullerin ihracına uygulanan fon
dışında herhangi bir vergi bulunmamaktadır.
Cumhuriyet döneminde ve yakın tarihte Teşkilatımız açısından
gerçekleştirilen en önemli çalışmalardan birisi de, Avrupa Topluluğu ile
Türkiye arasında sağlanan "Gümrük Birliği" konusunda olmuştur.
Türkiye ile -o zamanki ismiyle- Avrupa Ekonomik Topluluğu arasında
1.12.1964 tarihinde yürürlüğe giren Ankara Anlaşması ile başlayan,
23.11.1970 tarihinde imzalanan ve 1.1.1973 tarihinde yürürlüğe giren
Katma Protokol'le devam eden bir sürecin sonucu olarak, Türkiye-Avrupa
Topluluğu 36 ncı Ortaklık Konseyi'nin 6.3.1995 günlü Kararı ile 1.1.1996
tarihinde başlamak üzere taraflar arasında bir "Gümrük Birliği" tesisi
öngörülmüştür.
İki veya daha fazla ülkenin bir araya gelerek, kendi toprakları arasında
malların serbest dolaşımını sağlamaları, gümrük vergilerini karşılıklı
kaldırmaları ve üçüncü ülkelere karşı aynı gümrük vergilerini
uygulamaları anlamına gelen gümrük birliği nedeniyle, Türk gümrük
mevzuatının Avrupa Birliği mevzuatına yakınlaştırılması gerekiyordu.
Başlatılan ve sonuçlandırılan çalışmalar sonucu bu uyum sağlanarak
mevzuatımıza yansıtılmış ve öngörülen 1.1.1996 tarihinde Gümrük Birliği
uygulamaları Türk gümrüklerinde başlatılmıştır. |